Google
 

6 Mayıs 2011 Cuma

Tükan Tekrar Açılıyor!

Zaman hakkında hiç düşündünüz mü? Nedir, nasıldır, nasıl geçer?

Bunların asla cevabı yoktur, bulunamaz. Dünmüş gibi yaşadığınız olaylar seneler öncesine aittir. Yaşınız önce tek hanelidir, arkasına "teenage" olursunuz. O seneler boyunca hep böyle kalacağınızı, hiç değişmeyeceğinizi düşünürsünüz. İşte bundan büyük yalan yoktur.

Aslında hepimiz zamanın nasıl geçtiğinin farkındayız, sadece bu kadar hızlı geçmesi işimize gelmiyor, durumu inkar ediyoruz. Zamanın ne kadar hızlı geçtiğine dem vuruyoruz. Aslında, zaman sabit bir hızla ilerliyor. Siz, sadece farkına varamayacak kadar dalgın yaşıyorsunuz. Gündelik işler o kadar oyalıyor ki, zamanı kontrol edemiyorsunuz. Sonuç ise hep aynı oluyor: "Abi, zaman ne çabuk geçti yaaa."

Garajın şöyle durumuna bir bakacak olursak: Son yazımı 2010'un Mart ayında yazmışım. Gerisi gelmemiş.

Daha önce de 2 kere yeni yazılar vaat etmişim. Şu an vaatlerini yerine getiremeyen belediye başkanlarını cidden iyi anladım.

Ama bakın ne dicem: Yeni yazılar yolda! Ciddiyim yolda lan. Okuyun beni, arkadaşlarınıza söyleyin. Garaj kapılarını tekrar açıyor. Artık elimden geldiğince sık yazacağım. Sıkılınca tavana bakmak yerine, not defterini açıp 2 kelime yazsam; şimdiye en az 10 yazı çıkartırdım. İşte, tembellik ve üşengeçlik insanı böyle yapıyor.

Yeni yazılarım muhtemelen eskisi kadar komik olmayacak. -Ama komikmiş eski yazılarım dimi? Yoksa sadece bana mı komik geliyor?- Yine de elimden geldiğince garajın değerlerini koruyarak yazacağım.

Bir sonraki yazıda görüşmek üzere!

1 Mart 2010 Pazartesi

Cenabet Serüvenler Dizisi

Merhaba!
Şubatı bıraktığımız şu günde, nedense içimde bir sürü şey var garaj sevenler! Bahar geliyor böyle içimde bir mutluluk, bir umut var ki anlatamam. ( Normal tabi vizeler başlamayınca! ) Neyse, son yazımdan beri konu arıyordum kendi kendime. Gel gör ki konu yok! İnanılmaz bir şey cidden ya. O kadar sıkıcı yaşıyorum ki, en büyük heyecanım sabahları Geveze ile akşamları Bay J yi dinlemek oldu!

Aslında konu bulamamam doğal, blog yazılarına bakacak olursak %80 şikayet %20 saçmalık olduğundan (en azından Ayçam öyle söylediği için!) gayet mutlu, mesut olduğum şu zamanlarda konu bulma sıkıntısı çekmem doğal. İşin kötüsü bu mutluluğu açıklayamıyorum. Oh mein gott! Yani.

Hahaha, kandırabildim mi?

Tabi mutluyum ama şarap bulmuş alkolik gibi de değilim canım! Hala şikayet edilecek bolca şey var. Mesela, Gökberkle, Özgenin İstanbula geldiği gün. 2 hafta önce Gökberk ve Özge, okulum açılmadan önce benimle birlikte İstanbula geldiler. Tabi gelmeden önce planlarımız yapıldı (Uyuldu mu? Tabi ki hayır!) Neyse, her şey Gökberk'in uçağa 1 saat rötar göründüğünü söylemesiyle başladı. Tamam, 1 saat geç gittik. Ne görelim? Uçağın 1 saat daha rötarı var! Yani, 10'da kalkması gereken uçak 12'de kalkacak görünüyor.

Her neyse, annemle 2 saat havaalanında oturursam muhtemelen katil olacağımı bildiğimden, annemi yolladım ve ben, Gökberk, Özge uçağı beklemeye başladık. Neyse, uçak geldi bindik falan. Gidiyoruz İstanbula da bir yandan nasıl yaparız diye düşünüyoruz. Yeni bir plan yaptık. ( Yine uymadık tabi de. ) Ve İstanbula 1i çeyrek geçe vardık.

Tabi, biz bavullarımızı alana kadar saat 1:45 olmuştu ve ulaşım çözümü olarak sadece Havaş vardı. Havaş biraz kazık olduğundan "bekleriz lan" dedik ve 4'teki "ekspres" E-3 ü beklemeye başladık..

Gelmedi.

İnanılmaz ya, resmen otobüs gelmedi. Ve boş yere s*k gibi bekledik 2 saat! Eh, o saatte Havaş da olmayınca mecburen Sabiha Gökçen'e sığındık. Sonunda saat 6'da E-3 geldi; ama ne otobüstür o öyle! 1980 model İkarus!

Yemin ederim, otobüs mahalle karıları gibi. Yaptığı işten çok çığırtıyor! Otobüs inliyor, her yer sees, her yer yankııı, arkamızda simsiyah mazotu bırakıyoruz. Sanırsın yokuş yukarı 80'le çıkıyoruz. Gel gör ki dümdüz yolda 30'a anca çıkmış durumdayız.

Aradaki şeyleri anlatmaya gerek duymuyorum pek; ama şunu bilin eve varana kadar 2 otobüs 1 metroya bindik ve anca gelebildik. O günden verim alabildik mi peki? Yaa abi verime koyim sana bişey olmasın.(!??)

Yalnız sanki sevmedim bu yazıyı ya. Bir mizah, bir komedi eksik değil mi ki ya?
Hadi, sonuç çıkartalım da bitirelim yazıyı:
1) Sunexpress, senin taaaaaaaaaaaaaaaaaa m.k.
2) Gecikmemize sebep olan Münih uçağı, Allah motoruna kuş kaçırsın emi!
3) Yani, Anadolunun ücra köşesinde - Kurtköyün bir yerinde hala İkaruslarla yolculuk ediyoruz ya, olm bu belediye başkanı bunca parayla napıyor ki ya? (Küfredemiyorum - zira gereksiz bir insan için "Sayın" yazmadığı için dava edilen birini biliyorum!)
4) Amaaa taaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa ammkkk!

O değil de Ugly Betty var da, neden UGG'lu Betty yok?
Görüşmek üzere!

19 Şubat 2010 Cuma

Yine, yeni, yeniden!

Uzuuun bir süre sonra tekrar merhaba!
Bu uzun süre baya uzun olmuş sanki? Aslında yazacaktım, yazmayı istiyordum; gel gör ki zaman bulamıyordum. (Koskoca 24 saat içinde 1 saat bulamamak? Tembelim işte tembeeeel! ) Yeni bir eve taşınma, yaz okulu, tatil, güz dönemi, bi kaç dersten çakma derken bahar dönemine başladığımız şu zamanlarda ben de yazıya tekrar başlayayım dedim.

Aslında gördüklerim beni şaşırttı; zira garaj'ın hala okuyanı olduğunu gördüm. ( Veya Google beni avutuyor? ) Bu beni mutlu etti gibi, şimdi ise yazmaya tekrar başlıyorum. Günlük programıma göre, her gün bir yazı ile karşınıza çıkabilirim. ( Yalan! )

Tabi, garaj'ın bu kadar takip edilmesinin nedeni eski yazılarım. Bakıyorum da, ne komikmişim ya! ( Cidden okurken güldüm baya yani :D ) Neyse, tekrar alışma sürecim biraz zor olsa da, yazılarım yine önümüzdeki günlerde sizlerle olacak. Bu akşam (yarın sabah saat 5 buçukta) Ankara'ya gidiyorum; bu yüzden bu akşam yazı olmayacak ne yazık ki.

garaj'ı takip etmeye devam edin, etmeyi bırakanı uyarın, hiç etmeyeni sopalarla dövün!
Sevgili yazarınız döndü!

28 Mayıs 2009 Perşembe

Anomaliler?

Imm.. Konuşmaya yapmayı hiç sevmem. Çünkü nereden başlayacağımı bilemem, öyle oturur 2 saat düşünürüm. Aynısı blog/öykü/kompozisyon yazma denemelerimde de oluyor. Öyle karşımda kağıt, ve onun acımasız, jilet gibi beyazlığıyla yüz yüze kalan ben. İşte benim gerçek kabusum. Ikınırııım, tıkınırııım, küfrederiimmm ( öyle basit küfürler de değil! ) yine de başlayamam. Sonra durduk yere saçma bir şekilde konuya girer, devam ettirir, bitiririm. ( Şu an yaptığım gibi :D )

Neyse, bunların dışında normal bir yaşam sürerim. Sabah kalkar kahvaltımı yapar, üniversiteme gider, günümü bir şekilde ( çoğunlukla bi'şeyler yapmaya üşenerek! ) geçirir; en sonunda da kıçımı kırıp yatarım. Sevdiğim şeyler arasında: Web, oyunlar, skuba dayving, morsları sopayla dövmek ve gece çıplak koşmak vardır. (????!!??) Bu şekilde bir evlilik yarışmasına katılırsam kapar mıyım o fıstıklardan(!) birini acep?

O değil de, hepimiz hergün internet başında saatlerimizi tüketiyoruz. E durum böyle olunca web ortamında reklam önemli bir yer kazanmaya başlıyor. Tabi hem ucuz, hem de kolay. Sonuçta da bi'çok yaratıcı fikirden, bi'çok kazanç kapısı oluşuyor. Peki, herşeye yaptığımız gibi bunun da bokunu çıkartmak zorunda mıyız? - Kesinlikle evet!

"Türk işi" reklamların çoğu ne kadar dandik değil mi? Kendimize has mizah anlayışımızla, en ciddi reklamları bile espirili bir şekilde sunuyoruz kendi insanlarımıza. Örneğin "sahibinden.com" reklamı. Abi, tamam iyi güzel web sitesisiniz. Ciddi bir alışveriş, bir pazar yerisiniz. Ama o reklamlar neydi öyle ya? Kadının biri, bir günde ne kadar iş yaptığını anlatıyor -tabi karşısındaki kadınlar inanmıyorlar ve soruyorlar- "sahiden mi?". Kadının cevabı ise öz: "Yeeek, sahibinden." İşin garibi kadınlar da ( heralde arkadaşları ki evine çağırmış kadın ) sevineceklerine bozuluyorlar, suratları değişiyor. Keza diğer reklamlarda öyle. ( Özellikle tavla oynayan adamların olduğu reklam. Ordaki adamların bozulması tam belli oluyor. ) Burda reklamın amacının "sahibinden.com" u tanıtmak mı, yoksa etrafımızdaki arkadaşlarımızın ne kadar göt olduğunu mu vurgulamak pek anlamadım doğrusu.

Ya, biraz örnek alalım lütfen. Bakıyoruz yabancıların reklamlarına ağzımız 5 karış açık kalıyor. Sonra, "Niye bizim reklamlarımız dandik?" diye sızlanıyoruz!

Reklamların etkisiyle gidip bu siteye bakayım dedim. Iphone hayalleri kuran aç bir genç olarak "Bakalım, kaç tane kurnaz yurtdışından alıp türkiyede kazık fiyata satıyor" dedim, ve arattım. Arattım da çıkan sonuçlar, orjinal iphone'dan çok "çakma" diye tabir edilen telefonlardan oluşuyordu. Biraz inceleyeyim dedim, baktım bu ilanların sonu yok, pes ettim. Ya, iphone diye aratıp, karşınıza N-99i diye bir telefon gelse siz de pes etmez miydiniz?

Bence bu sitenin reklamları değişmeli. Daha çok diyaloglar şöyle olmalı:
"Abi bak bu telefonu yeni aldım, süper çakma, TV'si var çift hatlı o malum telefondan daha iyi lan!"
"Ohaa olm sahiden mi?"
"Yok yerraaamm, sahibinden!"
"Kardeş çok sevindim valla telefon güzelmiş, garantisi var mı?"
"Iıı, ıııı, ııııı"
...
"Iıı,ııı,ııı"
Turkcell reklamındaki ıııı'layan dandik insanlar gibi devam ederdi reklam. O reklamlar da ayrı zaten. Kız sevgilisine doğum tarihini soruyor, geçen reklamda "Facebooktan bakardın" diyor. Tabi, erkek o anda telefonu çıkaracak, "bi sn, aşkım bakayım" dicek, internete bağlanıp facebooka girip, kızın profilini açacak ve doğum tarihine bakacak! Onun yerine mesajlarına taslak olarak kaydedip baksa daha hızlı ve akıllıca olmaz mı?

( İşte naçizane(!) N99-i ! Hem de "Teknik Serviz" garantili. Servisi, serviz diye yazan birine ne kadar güvenilir orası da tartışılır doğrusu. Safımın biri iphone diye aratsa, dikkat etmeden bilemeden para verip bunu alsa? Cidden de çok süper olur doğrusu! )

Tabi, çocuk facebooka girdiğinde gözü başka şeylere de kayabilir. Yanda çıkan dandik reklamlar gibi. Bunun hiç kontrol edeni yok mu ya? İnsanlar ne isterse yayınlayabiliyorlar mı? Facebookta cidden çok ilginç reklamlar olabiliyor:

( Jigolo hizmetleri. Kaliteli ve saygın bir şekilde hizmet vermenin yanında, geniş bir müşteri yelpazeleri de var! )

Bu ilanları hiç mi kontrol eden olmaz ya? Günde bilmem kaç bin kişinin ziyaret ettiği bir sitede böyle ilan olabilir mi?

Tabi, hayatımızı kolaylaştıran internet, bize alışveriş konusunda yeni alternatifler de getirdi. Artık tüm kampanyaları, indirimleri takip edebiliyor; buna göre istediğimizi almanın keyfini yaşıyoruz! Geçenlerde gözüme öyle indirimlre takıldı ki, paylaşmadan edemem dedim!


( Mavi'deki büyük indirim! )

Off yoruldum. Baya bi biriktirmiştim içimde, ne zamandır yazamayınca insan patlıyor tabi. Her seferinde daha sık yazacağım deyip yazmayan ben, bakalım bir daha ne zaman yazacak? :D


8 Nisan 2009 Çarşamba

Başlık

Kendimi bildim bileli, hep bi'şeyler yaratan, hep üreten insanlara imrenmişimdir. Çünkü, bu özelliğin zerresinin bile bende olmadığını bilmekteyim! Ortaokuldan beri, ne zaman yazı yazmaya kalksam ezişir büzşür öyle kalırım. Yazdım diyelim, hayatta başlık bulamam.

Önceki gün, mehmet kardeşimizin (amk eşşeği! :D) yazdığı yorum üzerine düşündüm, düşündüm ve bu konuya bir açıklık getireyim dedim. Tamam, yaratıcı değilim, ne yapim yani yazılara başlık koymayayım mı ya :D Dikkat çekici, vurucu bir başlık bulmak kolaysa, ımm şöyle yapalım: Ben yazılarımı sana yollayayım, başlıkları sen seç. Olur mu?

Yazmak bir yana, başlık bulmak oldukça büyük yaratıcılık gerektiriyor. Düşünsenize, saatlerce yazı yazıyorsunuz, belki mükemmel bir yazı olrtaya çıkıyor; fakat insanları o yazıya çekecek, o yazıyı okumalarını sağlayacak bir başlık bulamıyorsunuz. Ne kadar kötü bir his olduğunu biliyorsunuzdur. Bu durumda ben ne yapıyorum? Tabi ki kolaya kaçıyorum!

Ne güzel şey değil mi kolaya kaçmak? Böyle bir seçeneğiniz olunca, işi uzun uzununa yapmak size de işkence gibi gelmiyor mu? Bunun en güzel örneği olarak vereceğimiz insan tabii ki: Erman.

İki hafta önce, perşembe günü sabah derse gitmemiz gerekken Erman kalkmayı reddetti ve öğleden sonraki derse geleceğini söyledi. Geldi mi? Hayır. (Ki ben önceki gün antremandan çıkmıştım ve heryerim ağrımasına rağmen gittim!) Önceki hafta, Erman yine sabah aynı şeyi söyledi. Kendisine önceki hafta ne yaptığını söylediğimde, onu aramadığımı söyledi ve uyandırmak için aramadığımı söyledi! ( Oha amk git saat kur bu nasıl bir kolaya kaçmadır :D ) Ben ne yaptım? Aradım. Geldi mi? Tabii ki hayır!

Ermanın burda yaptığı tabi ki bir işi uzun uzuna yapmak değil; ama kesinlikle üşengeçlikle karışık kolaya kaçma değil mi? ( Tabi, uykuyu sevmesinin de bir katkısı var bu durumda! )

Bu yazıda yeni bir şeyler denedim. Tam oturtamadım sanırım; ama mutluyum, konudan konuya (daldan dala diyen Semra Hanım gibi hissettim bi an.) atlamanın verdiği bir mutluluk var üstümde?!? Belki de başka bir şey, ama mutluyum (:

Ders, mers yok. Gidin eğlenin, spor yapın sevişin bana ne :D

Sonraki yazıda görüşmek üzere!

1 Nisan 2009 Çarşamba

Metrobüs-Metrotost?

Malum, büyük şehirde yaşıyoruz. Trafik oluyor, ulaşım zorlaşıyor derken 2 adımlık mesafe için yarım saat bekliyoruz otobüslerde. Tabi, bunu gören ve bizi düşünen(!) sevgili belediyemiz bunun bunu halletmek için (bir de metrodan daha ucuza geldiği için /: ) metrobüs "sistemini" devreye soktu. Yollardan birer şerit alındı, duraklar yapıldı, yeni otobüsler alındı vs.

Devreye giren sistem belki zaman açısından iyi olabilir, peki bizim açımızdan?. Çünkü, "trafiksiz" giden metrobüslerin duraklarındaki "insan trafiği" çekilecek gibi değil. Özellikle akşam saatlerinde iyice çekilmez oluyor. Zamandan tasarruf edeyim derken duraklarda metrobüsler sıra sıra dizilip zaten kendi trafiklerini oluşturuyorlar. Üstüne, binen onlarca (yüzlerce, binlerce??) insanın arasından bir metrobüse binmek tam bir eziyete dönüşüyor.

Hani, bir yerden binecekken 2 dakika beklersin, 2 otobüs dolu geçen 3.sü nispeten daha boş olur, binersin. Yani, normalde böyle olur benim bildiğim /: Ama gel gör ki bekledikçe bu otobüsler daha da kalabalıklaşıyor, daha bir binilmez oluyor. Nasıl bir manzara öyle insanlar eziş büzüş garip şekillerde duruyorlar, etraf vücut, kan revan??

İETT nin sloganı sanırım "konforlu ve güvenli yolculuk". Gel gör ki, şu ana kadar gördüğüm hiçbir ulaşım aracında bu ikisinin kombinasyonunu göremedim. Metrobüste bu bir üst aşamaya geçiyor. Binsen o kadar insanın arasında "tost" olacaksın, binmesen yarım saatlik yolu 2 saatte gideceksin. Olay böyle olunca boyun büke büke, metrobüse yeni akrabalarınla tanışmaya(??!?) gidiyorsun!

Neyse, gelelim bunlardan çıkaracağımız derslere:
1) Akşam saatleri metrobüsü kullanmayın, ne şekilde çıkacağınız belli olmaz.
2) Binecekseniz de, üzülmeyin hayatınızda daha büyük üzüntüler yaşayabilirsiniz. (Süper avunulur böyle bir bahaneyle de! :D)
3) Ben niye son 2 yazımda ciddi konular seçtim bilmiyorum, içinizden "bu gevşek niye komik şeyler yazmıyor yaaaa" demeyin :
4) Sabah kahvaltısında makarna yiyin, tüm gün kesiyor şerefsizim.

Sonraki yazıda görüşmek üzere!

30 Mart 2009 Pazartesi

Yaz(a)mamak

Hiç ortaokulda, Türkçe kompozisyon yazmaya zorlandınız mı? Yazanlar, kendi yazılarını ballandıra ballandıra okurken, siz "hay amk ne güzel yazmış, ben bişey yazmadım. Eğileyim de görmesin barı beni bu karı" diyenlerden misiniz? Size bir şey diyeyim. Ben de sizdenim.

Ortaokul yıllarımda, çevrenin etkisiyle oldukça çekingen bir çocuktum. Hislerimi karşımdakine aktaramazdım. (-ki hala öyle!) Sadece hislerimi değil; fikirlerimi, kendimi kimseye anlatamazdım. Durum böyle olunca da, sadece 2 paragraf yazıp, tüm sınıfa okuma fikri beni acayip sıkardı. Yazmayı denesem bile kağıda öylece bakardım. O beyaz sayfada, okuyacağım muhtemel yazıyı düşünür, herkesin ne düşüneceğini kestirmeye çalışır ve kulaklarım kızararak kağıdı bir yere fırlatırdım. (Tabi, öğretmen artık cinnet geçirecek duruma geldi mi de baştan savma bi'şeyler yazardım napim :D)

Bütün bunları neden mi anlatıyorum? Blogumdaki yazı sayısına bakarsanız anlarsınız. (Garaj Kasımdan beri açık; gel gör ki 14 yazı var 5 ayda ya!) Hala eski çekingenliğimin cezasını çekiyorum. Garaj için ne zaman bi konu bulsam, bunu yazmak için o kadar üşeniyorum ki! Sonuçta yazacağımı da unutuyorum ve sonuç ne oluyor? 5 ayda 14 yazı(cık.)

Napmam gerek? Eski arkadaşlarıma beni bu duruma getirdikleri için teşekkür mü edeyim?! Gidip filmlerdeki gibi hepsinden intikam mı alayım? Bunlardan hiçbiri bana göre değil. Ben, herşeyi kendi içimde yaşar ve bitirrim. Burda amacım kendimi acındırmak değil. Kimse öyle anlamasın. Sadece "Şeytanlarımı kovalamak" istedim.

Dikkatim çok dağınık, keyifsizim biraz /: Bu yazıyı yazarken hiç keyif alamadım. Ondan burada bitirelim yazıyı en iyisi. Ders mers yok, gidin kendiniz çıkarın buraya yazın bakim :

Sonraki yazıda görüşmek üzere!