Google
 

28 Mayıs 2009 Perşembe

Anomaliler?

Imm.. Konuşmaya yapmayı hiç sevmem. Çünkü nereden başlayacağımı bilemem, öyle oturur 2 saat düşünürüm. Aynısı blog/öykü/kompozisyon yazma denemelerimde de oluyor. Öyle karşımda kağıt, ve onun acımasız, jilet gibi beyazlığıyla yüz yüze kalan ben. İşte benim gerçek kabusum. Ikınırııım, tıkınırııım, küfrederiimmm ( öyle basit küfürler de değil! ) yine de başlayamam. Sonra durduk yere saçma bir şekilde konuya girer, devam ettirir, bitiririm. ( Şu an yaptığım gibi :D )

Neyse, bunların dışında normal bir yaşam sürerim. Sabah kalkar kahvaltımı yapar, üniversiteme gider, günümü bir şekilde ( çoğunlukla bi'şeyler yapmaya üşenerek! ) geçirir; en sonunda da kıçımı kırıp yatarım. Sevdiğim şeyler arasında: Web, oyunlar, skuba dayving, morsları sopayla dövmek ve gece çıplak koşmak vardır. (????!!??) Bu şekilde bir evlilik yarışmasına katılırsam kapar mıyım o fıstıklardan(!) birini acep?

O değil de, hepimiz hergün internet başında saatlerimizi tüketiyoruz. E durum böyle olunca web ortamında reklam önemli bir yer kazanmaya başlıyor. Tabi hem ucuz, hem de kolay. Sonuçta da bi'çok yaratıcı fikirden, bi'çok kazanç kapısı oluşuyor. Peki, herşeye yaptığımız gibi bunun da bokunu çıkartmak zorunda mıyız? - Kesinlikle evet!

"Türk işi" reklamların çoğu ne kadar dandik değil mi? Kendimize has mizah anlayışımızla, en ciddi reklamları bile espirili bir şekilde sunuyoruz kendi insanlarımıza. Örneğin "sahibinden.com" reklamı. Abi, tamam iyi güzel web sitesisiniz. Ciddi bir alışveriş, bir pazar yerisiniz. Ama o reklamlar neydi öyle ya? Kadının biri, bir günde ne kadar iş yaptığını anlatıyor -tabi karşısındaki kadınlar inanmıyorlar ve soruyorlar- "sahiden mi?". Kadının cevabı ise öz: "Yeeek, sahibinden." İşin garibi kadınlar da ( heralde arkadaşları ki evine çağırmış kadın ) sevineceklerine bozuluyorlar, suratları değişiyor. Keza diğer reklamlarda öyle. ( Özellikle tavla oynayan adamların olduğu reklam. Ordaki adamların bozulması tam belli oluyor. ) Burda reklamın amacının "sahibinden.com" u tanıtmak mı, yoksa etrafımızdaki arkadaşlarımızın ne kadar göt olduğunu mu vurgulamak pek anlamadım doğrusu.

Ya, biraz örnek alalım lütfen. Bakıyoruz yabancıların reklamlarına ağzımız 5 karış açık kalıyor. Sonra, "Niye bizim reklamlarımız dandik?" diye sızlanıyoruz!

Reklamların etkisiyle gidip bu siteye bakayım dedim. Iphone hayalleri kuran aç bir genç olarak "Bakalım, kaç tane kurnaz yurtdışından alıp türkiyede kazık fiyata satıyor" dedim, ve arattım. Arattım da çıkan sonuçlar, orjinal iphone'dan çok "çakma" diye tabir edilen telefonlardan oluşuyordu. Biraz inceleyeyim dedim, baktım bu ilanların sonu yok, pes ettim. Ya, iphone diye aratıp, karşınıza N-99i diye bir telefon gelse siz de pes etmez miydiniz?

Bence bu sitenin reklamları değişmeli. Daha çok diyaloglar şöyle olmalı:
"Abi bak bu telefonu yeni aldım, süper çakma, TV'si var çift hatlı o malum telefondan daha iyi lan!"
"Ohaa olm sahiden mi?"
"Yok yerraaamm, sahibinden!"
"Kardeş çok sevindim valla telefon güzelmiş, garantisi var mı?"
"Iıı, ıııı, ııııı"
...
"Iıı,ııı,ııı"
Turkcell reklamındaki ıııı'layan dandik insanlar gibi devam ederdi reklam. O reklamlar da ayrı zaten. Kız sevgilisine doğum tarihini soruyor, geçen reklamda "Facebooktan bakardın" diyor. Tabi, erkek o anda telefonu çıkaracak, "bi sn, aşkım bakayım" dicek, internete bağlanıp facebooka girip, kızın profilini açacak ve doğum tarihine bakacak! Onun yerine mesajlarına taslak olarak kaydedip baksa daha hızlı ve akıllıca olmaz mı?

( İşte naçizane(!) N99-i ! Hem de "Teknik Serviz" garantili. Servisi, serviz diye yazan birine ne kadar güvenilir orası da tartışılır doğrusu. Safımın biri iphone diye aratsa, dikkat etmeden bilemeden para verip bunu alsa? Cidden de çok süper olur doğrusu! )

Tabi, çocuk facebooka girdiğinde gözü başka şeylere de kayabilir. Yanda çıkan dandik reklamlar gibi. Bunun hiç kontrol edeni yok mu ya? İnsanlar ne isterse yayınlayabiliyorlar mı? Facebookta cidden çok ilginç reklamlar olabiliyor:

( Jigolo hizmetleri. Kaliteli ve saygın bir şekilde hizmet vermenin yanında, geniş bir müşteri yelpazeleri de var! )

Bu ilanları hiç mi kontrol eden olmaz ya? Günde bilmem kaç bin kişinin ziyaret ettiği bir sitede böyle ilan olabilir mi?

Tabi, hayatımızı kolaylaştıran internet, bize alışveriş konusunda yeni alternatifler de getirdi. Artık tüm kampanyaları, indirimleri takip edebiliyor; buna göre istediğimizi almanın keyfini yaşıyoruz! Geçenlerde gözüme öyle indirimlre takıldı ki, paylaşmadan edemem dedim!


( Mavi'deki büyük indirim! )

Off yoruldum. Baya bi biriktirmiştim içimde, ne zamandır yazamayınca insan patlıyor tabi. Her seferinde daha sık yazacağım deyip yazmayan ben, bakalım bir daha ne zaman yazacak? :D

08 Nisan 2009 Çarşamba

Başlık

Kendimi bildim bileli, hep bi'şeyler yaratan, hep üreten insanlara imrenmişimdir. Çünkü, bu özelliğin zerresinin bile bende olmadığını bilmekteyim! Ortaokuldan beri, ne zaman yazı yazmaya kalksam ezişir büzşür öyle kalırım. Yazdım diyelim, hayatta başlık bulamam.

Önceki gün, mehmet kardeşimizin (amk eşşeği! :D) yazdığı yorum üzerine düşündüm, düşündüm ve bu konuya bir açıklık getireyim dedim. Tamam, yaratıcı değilim, ne yapim yani yazılara başlık koymayayım mı ya :D Dikkat çekici, vurucu bir başlık bulmak kolaysa, ımm şöyle yapalım: Ben yazılarımı sana yollayayım, başlıkları sen seç. Olur mu?

Yazmak bir yana, başlık bulmak oldukça büyük yaratıcılık gerektiriyor. Düşünsenize, saatlerce yazı yazıyorsunuz, belki mükemmel bir yazı olrtaya çıkıyor; fakat insanları o yazıya çekecek, o yazıyı okumalarını sağlayacak bir başlık bulamıyorsunuz. Ne kadar kötü bir his olduğunu biliyorsunuzdur. Bu durumda ben ne yapıyorum? Tabi ki kolaya kaçıyorum!

Ne güzel şey değil mi kolaya kaçmak? Böyle bir seçeneğiniz olunca, işi uzun uzununa yapmak size de işkence gibi gelmiyor mu? Bunun en güzel örneği olarak vereceğimiz insan tabii ki: Erman.

İki hafta önce, perşembe günü sabah derse gitmemiz gerekken Erman kalkmayı reddetti ve öğleden sonraki derse geleceğini söyledi. Geldi mi? Hayır. (Ki ben önceki gün antremandan çıkmıştım ve heryerim ağrımasına rağmen gittim!) Önceki hafta, Erman yine sabah aynı şeyi söyledi. Kendisine önceki hafta ne yaptığını söylediğimde, onu aramadığımı söyledi ve uyandırmak için aramadığımı söyledi! ( Oha amk git saat kur bu nasıl bir kolaya kaçmadır :D ) Ben ne yaptım? Aradım. Geldi mi? Tabii ki hayır!

Ermanın burda yaptığı tabi ki bir işi uzun uzuna yapmak değil; ama kesinlikle üşengeçlikle karışık kolaya kaçma değil mi? ( Tabi, uykuyu sevmesinin de bir katkısı var bu durumda! )

Bu yazıda yeni bir şeyler denedim. Tam oturtamadım sanırım; ama mutluyum, konudan konuya (daldan dala diyen Semra Hanım gibi hissettim bi an.) atlamanın verdiği bir mutluluk var üstümde?!? Belki de başka bir şey, ama mutluyum (:

Ders, mers yok. Gidin eğlenin, spor yapın sevişin bana ne :D

Sonraki yazıda görüşmek üzere!

01 Nisan 2009 Çarşamba

Metrobüs-Metrotost?

Malum, büyük şehirde yaşıyoruz. Trafik oluyor, ulaşım zorlaşıyor derken 2 adımlık mesafe için yarım saat bekliyoruz otobüslerde. Tabi, bunu gören ve bizi düşünen(!) sevgili belediyemiz bunun bunu halletmek için (bir de metrodan daha ucuza geldiği için /: ) metrobüs "sistemini" devreye soktu. Yollardan birer şerit alındı, duraklar yapıldı, yeni otobüsler alındı vs.

Devreye giren sistem belki zaman açısından iyi olabilir, peki bizim açımızdan?. Çünkü, "trafiksiz" giden metrobüslerin duraklarındaki "insan trafiği" çekilecek gibi değil. Özellikle akşam saatlerinde iyice çekilmez oluyor. Zamandan tasarruf edeyim derken duraklarda metrobüsler sıra sıra dizilip zaten kendi trafiklerini oluşturuyorlar. Üstüne, binen onlarca (yüzlerce, binlerce??) insanın arasından bir metrobüse binmek tam bir eziyete dönüşüyor.

Hani, bir yerden binecekken 2 dakika beklersin, 2 otobüs dolu geçen 3.sü nispeten daha boş olur, binersin. Yani, normalde böyle olur benim bildiğim /: Ama gel gör ki bekledikçe bu otobüsler daha da kalabalıklaşıyor, daha bir binilmez oluyor. Nasıl bir manzara öyle insanlar eziş büzüş garip şekillerde duruyorlar, etraf vücut, kan revan??

İETT nin sloganı sanırım "konforlu ve güvenli yolculuk". Gel gör ki, şu ana kadar gördüğüm hiçbir ulaşım aracında bu ikisinin kombinasyonunu göremedim. Metrobüste bu bir üst aşamaya geçiyor. Binsen o kadar insanın arasında "tost" olacaksın, binmesen yarım saatlik yolu 2 saatte gideceksin. Olay böyle olunca boyun büke büke, metrobüse yeni akrabalarınla tanışmaya(??!?) gidiyorsun!

Neyse, gelelim bunlardan çıkaracağımız derslere:
1) Akşam saatleri metrobüsü kullanmayın, ne şekilde çıkacağınız belli olmaz.
2) Binecekseniz de, üzülmeyin hayatınızda daha büyük üzüntüler yaşayabilirsiniz. (Süper avunulur böyle bir bahaneyle de! :D)
3) Ben niye son 2 yazımda ciddi konular seçtim bilmiyorum, içinizden "bu gevşek niye komik şeyler yazmıyor yaaaa" demeyin :
4) Sabah kahvaltısında makarna yiyin, tüm gün kesiyor şerefsizim.

Sonraki yazıda görüşmek üzere!

30 Mart 2009 Pazartesi

Yaz(a)mamak

Hiç ortaokulda, Türkçe kompozisyon yazmaya zorlandınız mı? Yazanlar, kendi yazılarını ballandıra ballandıra okurken, siz "hay amk ne güzel yazmış, ben bişey yazmadım. Eğileyim de görmesin barı beni bu karı" diyenlerden misiniz? Size bir şey diyeyim. Ben de sizdenim.

Ortaokul yıllarımda, çevrenin etkisiyle oldukça çekingen bir çocuktum. Hislerimi karşımdakine aktaramazdım. (-ki hala öyle!) Sadece hislerimi değil; fikirlerimi, kendimi kimseye anlatamazdım. Durum böyle olunca da, sadece 2 paragraf yazıp, tüm sınıfa okuma fikri beni acayip sıkardı. Yazmayı denesem bile kağıda öylece bakardım. O beyaz sayfada, okuyacağım muhtemel yazıyı düşünür, herkesin ne düşüneceğini kestirmeye çalışır ve kulaklarım kızararak kağıdı bir yere fırlatırdım. (Tabi, öğretmen artık cinnet geçirecek duruma geldi mi de baştan savma bi'şeyler yazardım napim :D)

Bütün bunları neden mi anlatıyorum? Blogumdaki yazı sayısına bakarsanız anlarsınız. (Garaj Kasımdan beri açık; gel gör ki 14 yazı var 5 ayda ya!) Hala eski çekingenliğimin cezasını çekiyorum. Garaj için ne zaman bi konu bulsam, bunu yazmak için o kadar üşeniyorum ki! Sonuçta yazacağımı da unutuyorum ve sonuç ne oluyor? 5 ayda 14 yazı(cık.)

Napmam gerek? Eski arkadaşlarıma beni bu duruma getirdikleri için teşekkür mü edeyim?! Gidip filmlerdeki gibi hepsinden intikam mı alayım? Bunlardan hiçbiri bana göre değil. Ben, herşeyi kendi içimde yaşar ve bitirrim. Burda amacım kendimi acındırmak değil. Kimse öyle anlamasın. Sadece "Şeytanlarımı kovalamak" istedim.

Dikkatim çok dağınık, keyifsizim biraz /: Bu yazıyı yazarken hiç keyif alamadım. Ondan burada bitirelim yazıyı en iyisi. Ders mers yok, gidin kendiniz çıkarın buraya yazın bakim :

Sonraki yazıda görüşmek üzere!

01 Mart 2009 Pazar

Yardımseverlik!

Hiç ne kadar yardımsever bir ırk olduğumuzu düşündünüz mü? Çevremizde ne zaman bir şeye ihtiyacımız olduğunda yardım etmeye hazır olan birçok insan var. Bilmediğimiz bir yere gitmek istediğimizde yolu gösteren, açken bize yemek yapabilen, paraya sıkıştığımızda bize borç verebilen, bizi gözetleyen, koruyan, yol gösteren birçok insan var. Peki, kendi çıkarını gözetmeden bize yardım etmeyi kabul edebilen kaç kişi var?

Geçen ay ehliyet sertifikalarımı nihayet aldım. (Ekimde alacakken üniversitenin başlaması yüzünden alamamıştım.) Tabi, sertifika kendi başına yeterli olmadığından, ehliyet çıkartmak için trafiğe gitmek için dolmuşa bindim.

Dolmuşçu beni gereken yerde indirdikten sonra, yolun karşısına geçtim. Oldukça heyecanlıydım, sonunda ehliyetim olacaktı ya! :D Kendimi çok iyi hissediyordum. Karşıya geçtikten sonra, bir adam "Abicim, trafik şubesine mi geldin?" dedi. O an gözlerim parladı. "Evet" dedim. "Gel, sana göstereyim." dedi ve beni bir sigorta acentasına soktu. Neden anlayamadım beni kandırdığını ya? İçerde beni bir koltuğa oturdu ve hemen benden 36 lira istedi. Normal kart için 250 küsür harç ve 32 lira ek ücret ödemek gerektiğini okumuştum, heralde onu istiyorlar dedim (Tabi, burada ehliyet almam için kırk takla attığım yardımsever devletimin, benden yollarını esirgememesi için 5 kuruş etmeyecek dandirik bir kart için bu kadar para istemesi de başka bir şekilde ilginç bence!) Neyse, adamın istediği parayı verdim ve işler yürümeye başladı. Bir adam sertifikamı alıp, sürekli "İşlerini hızlandıracaaaaz aaabi, sen rahat ol" diyerek bir formu doldurmaya başladı.

Nasıl olduysa, cebimde 300 küsür lira varken cebimde param kalmadı! Ve hala kart harcını tam olarak ödeyememiş olarak acenteden çıktım, babamı aradım, kızara bozara olanları açıkladım. Babam anlayışla karşıladı ve eve biraz daha para bırakacağını söyledi. ( Bu arada evim Adana'nın bir köşesinde, trafik şubesi diğer köşesinde! )

Uzun ve yorucu birkaç yolculuktan sonra, belgelerimi aldım ve sıra olmayan trafk şubesine gittim, belgelerimi teslim ettim. İşlerimin hızlanacağını söyleyen adam, dosya ücreti zart zurt diyerek benden 80 liraya yakın ücret kesti ve karşılığında hiçbir makbuz vermedi!

Düşünün ya, günde sadece benim gibi bir insandan 80 lira kar. Günde sadece 1 kişiden ayda 2,400 lira kar. İşte yardımseverlik budur! (Benim yaptığım şey yardımdı tabi ki, adamın yaptığı değil!)

Neyse, yazım yine uzadı. Bu olayı her düşündüğümde sinirlerim fırlıyor, ben mallık ettim, bari başkası etmesin diye yazıyorum zaten. Derslerimizi çıkaralım da artık bitsin.
1) Ne mal adamım ben amk ya :D
2) Sakın ama sakın takipçilere uğramayın! Uğrayacaksanız da girişten pazarlığınızı edin, benim gibi bilmeden gidip yolunmayın!
3) Takipçilerin amk!
4) Ehliyet için para alan zihniyetin de amk! (Sürücü kursu masrafı+sınav harcı masrafı+ehliyet masrafı.. Üstüne beklemekle geçen onca boş zaman.. Bu kadar iş sadece küçücük bir kart için!)
5) Ne sıkıcı bir yazı bu dimi ya /: (Bu da ders ise bu blog benim için bitmiştir, bidaha da gelmem)

Diğer yazıda görüşmek üzere!

26 Şubat 2009 Perşembe

Ulaşamamak

İstanbulda yaşadığım şu birkaç ayın özetinde çıkarabileceğim en belirgin sonuç, trafiğin ne kadar berbat olduğu. Özellikle, ilk zamanlar kuzenimde kaldığım günlerde, saat 9 daki ders için 5,45 te uyanıp belirsiz bir kahvaltı yapıp otobüste uyuduğumu bilirim. (ki bu yüzden telefonumu düşürdüm ve kaybettim!) Şunu söyleyebilirim ki, Beşiktaşa taşınmış olmama rağmen, değerli üniversitemizin mükemmal(!) Davutpaşa kampüsüne tek seneliğine de olsa mahkum olmak, 5,45te uyanıp Beşiktaşa gelmekten çok daha kötü bir şey!

Bugün, akşam kolaylık olsun –hazır Davutpaşadayken alalım, hem diğer günler boş kalsın; hem de git gel olmasın- diye aldığımız İngilizce dersinden çıktık ve maceramız başladı. Önce biraz otobüs bekledik, oyalandık. Baktık otobüs gelmeyecek, bari biz metrobüse kadar yürüyelik dedik. Demez olaydık! Buz gibi esen rüzgar altında üniversitenin girişine kadar geldik ve kurtarıcımızı gördük.. Ring servisleri!

Tabi, bu mutluluğumuz çok sürmedi. Çünkü, –çok sağolsun- sürücü amcaya bizi bırakabilir misiniz diye sorduğumuzda gitmediğini söyledi. Ardından minibüsü çalıştırıp –muhtemelen herhangi bir kahveye- gitti. ( Biz tabi feci göt olduk burda :D ) Neyse, umudumuz kırılmadı ve metrobüse yürümeye devam ettik.

Dediğim gibi, İstanbulun trafiği kadar kötü bir şey görmedim. Yollar ordan burdan geçiyor ve ne zaman nerden araba geleceği belli olmuyor. Nitekim muhteşem belediyenin yaptığı kaldırımlar, parke yerine tamamen çamur olduğundan araba çarpması riskini göze alarak yoldan yürüyerek yükselen davutpaşa sanayisinin içine doğru yol aldık.

Söve söve ilerledik.. ilerledik.. ilerledik.. tabi bu süre içinde Ermanın dediğine göre arkamıza bir çocuk takılmış, 10 dakika kadar bizi takip etmiş ve sonra bırakmış. ( Ya tek olsaydım? ) Tek sorunumuz bizi takip eden biri olsa! ( Sonuçta höyt lan ben Adanalıyım derseniz, dünyadaki her yerde kavgaya 1-0 önde başlarsınız! - ki orda üç Adanalı gidiyorduk, neredeyse ölümsüzdük denilebilir! :P –) Yürüdüğümüz süre içinde benim yüzüm ve arkadaşlarımın yüzü tamamiyle uyuşmuştu!

Sonunda sağ salim metrobüse vardık. İçerde yavaşça ısınmanın mutluluğuyla, “Acaba bu kadar rüzgar yiyip yüz felci geçirir miyim lan?” fikrinin paranoyası birleşik şekilde Zincirlikuyuya kadar geldik.

Dediğim gibi, İstanbul’un trafiği tam bir kabus! Zincirlikuyu-Beşiktaş arası o kadar kısa olmasına rağmen trafik yüzünden normalden 4-5 kat daha uzun süre gittik ve kurtulduk.

Bu yazı nasıl bu kadar uzun oldu anlamadım :D Neyse, ders çıkarma vakti.
1) Davutpaşa senin amk!
2) Davutpaşaya bakan yönetimin (okul+belediye) amk!
3) Davutpaşayı geç de benim çekingenliğimin amk!
4) Üşengeçliğimin de amk!
5) Davutpaşa senin amk!
6) Davutpaşaya bakan yönetimin (okul+belediye) amk!

Erman ne horluyorsun arkada yer gök inledi be :D
Copy+paste rulz :P
Sonraki yazıda görüşmek üzere,
Her nerde blog okuyor ve okutuluyorsan!

12 Şubat 2009 Perşembe

Amaçsızca Yaşamak

Hiç hayatınızda, boş yere yaşadığınızı düşündünüz mü? Bir boşlukta olduğunuzu, yaşamanın saçma olduğunu? Kimsenin hayatında hiç böyle düşünmediğini düşünmüyorum.


Aslında kafamda başka bir konu ile ilgili yazmak vardı; ama ne zaman aklımdaki konuyu yazdım ki zaten? Neyse, gelelim konumuza. Özgecan, kendini Bebek Okan (bkz. sağdaki şahsiyet) olarak tanıtıp kandırırken Bebek Okanın kim olduğunu bilmeyen benim hayatım, google'a Bebek Okan yazmamla tamamen değişti. ( Tavsiye etmiyorum, cidden yazmayın. Hayatımı mahvettin Özgecan! )


Efendim, bu 'Bebek' anladığım kadarıyla bir yonja ünlüsü. Yonjaya bilimum garip fotoğraflarını koyarak kendi ismini duyuruyor. Benim merak ettiğim şu: Bu onun ne işine yarıyor?

Böyle insanlar Bebek Okan ile sınırlı değil. Ekşi'den baktığım kadarıyla zamanında Bebiş Selin, Shelan ve daha nice 'Yonja ünlüsü' var. Shelan ve Bebiş Selin'i anlayabilirim. Uçkuru tarafından kontrol edilen abazan gençliğin, 2 tane ufacık açık (bile sayılamayacak) fotoğrafa ağzının suyu akarak bakıp tüm arkadaşlarına yayma huyu var. ( Ki ben de zamanında -Lise yıllarımda- Shelan'ın fotoğraflarına ağzım açık bakmadım değil! Bkz: Soldaki fotoğraf.) Bunu bilerek ( veya bilmeyerek ) kullanan insanlar da, direk bu tür 'sosyal ağlarda' popüler oluyorlar. Peki, ya Bebek Okan?

Yine Ekşi'de aynen bu yaratık için 'İzmir kızlarından güzel' yorumu yapıldığı yazılmış. ( Sanırım korkmak gerek. Kızlardan istediğini alamayan abazan gençlik erkeklere merak salmış??! ) Anlamıyorum ben ya. Çünkü; hani fotoğrafını matraklık olsun diye çekersin. Ama bunu onlarca kişi arasından sıyrılmak için yapmak? Peki, kendine bu yolla bir 'Hayran kitlesi' oluştuğunu mu zannetmekte bu şahıs bilmiyorum. İleride işe girecek olsa, sadece ismini google'a yazıp karşısına çıkanları gören iş sahibi ne der? Veya babasından iş kalsa/kendi işini kursa, bunlar yüzüne vurulmaz mı?

Tamam, bunları geçtim. Bu insanların yaşama amacı nedir? Niye böyle yapıyorlar ki? Popüler olmak bu kadar önemli mi yani? Bu kadar küfür yemeye değer mi?

Bu yazıyı yazarken yine pek keyif almadım /: Ondan biraz ciddi kaçtı sanırım. Tam da bağlayamadım zaten. Neyse, derslerimizi çıkaralım da bitsin:
1.Ders: Özgecan, allah senin belanı versin!
2.Ders: Kıçınızı başınızı çekip Yonjaya koymayın, sizi de bloguma koyarım! ( Bu da tehdit mi ki ya :D )
3.Ders: Eğitim Şart!

Bu yazı biraz yarım kaldı gibi. Sonra devam ederim artık.
You know you love me. xoxo
Gossip girl??